DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Geçmişe bir adım

Ogünkü küçük ailemiz, annem, kardeşlerim o zaman yedi yaşındaki Niyazi ve beş yaşındaki Erden ve benden oluşuyordu, valizlerimizi aldıktan sonra gümrükten geçmek üzere havaalanı çıkışına yöneldik. Gümrükte askeri şapkalı ve üniformalı bir adam duruyordu. Anneme Rumca sorular sormaya başladı. 

Annem Türk’tü ama Rum çocuklarla beraber büyüdüğü için Rumca da biliyordu. Kıbrıs’ta yüzyıllardan beri Türk ve Rumlar birlikte yaşıyorlardı, çoğu zaman birbirleriyle iyi geçinirlerdi ve birbirlerinin dilini konuşabilirlerdi. 

Memur çok kabaydı. “Neden buraya geldiniz?” diye sordu. 

Annem “Annemle babamı görmeye geldik.” dedi.

Memur, “Burası çok karışık. Londra’ya geri dönün.” diye yanıtladı.

Ama annem kararlıydı. Israrla “Hayır, annemle babamı görmek istiyorum. Endişem yok, bırakın geçelim.” dedi.

Memurun annemin pasaportuna mührü basarken ve eliyle geçmemize izin verdiğini gösterirken yüzünü kaplayan siniri hiç unutmam. İçinden eliyle yol göstermek yerine bizi tokatlamak istediğini hissetmiştim. Hıncını alamadığı için annemin dedeme getirdiği gümrük vergisinden muaf iki kutu sigaraya el koydu ve İngiltere’ye dönerken geri alabileceğimizi söyledi. 

Rumca konuşulanlardan hiçbir şey anlamıyordum ama içimden bir ses işlerin yolunda gitmediğini söylüyordu. Az önceki gergin ortamdan hızla uzaklaşırken “Anne sorun ne?” diye sordum.

Annem sanki hiçbir şey olmamış gibi, “Bir şey yok. Bazı Rumlar Türkleri sevmez, hepsi bu.” diye sorumu yanıtladı.

Rumlarla Türkler arasındaki anlaşmazlığı ilk defa o gün öğrendim. Babamın iyi anlaştığı bir sürü Rum arkadaşının olduğunu ama sonra bu tatile gitmemizi istemediğini hatırladım, şimdi nedenini anlıyordum. 

Babam televizyonda çıkan haberleri hiç kaçırmazdı. Okumayı bilmediği için gazete almazdı, her zaman televizyonda haberleri, sadece haberleri izlerdi ya da Pazar günleri Türkiye’den yayınlanan radyo programlarını dinlerdi. Annemin tam olarak anlayamadığı şeyin babam farkındaydı ama annemin havada uçan söylentilere inanıp annesi ile babasını görmekten vazgeçmeye hiç niyeti yoktu.

Havaalanından çıktık ve İpsillat adında küçük köyümüzde gitmek için bir taksi bulduk, gerçi köyün adı Sütlüce olarak değiştirilmişti. Dedem, nenem ve teyzem bu köyde yaşıyorlardı. Daha sonradan öğrendiğime göre dedemle nenem daha önce Rumların Lefkoniko, Türklerin Lefkonuk adıyla bildiği, şimdi ise Geçitkale olarak bilinen bir komşu kasabada yaşıyorlardı. Kasaba Lefkoşa’nın kuzeydoğusunda, Karpaz yarımadaya gitmeden küçük bir yermiş. 

Ne yazık ki Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesini isteyen EOKA ile Türkler arasında yaşanan çatışmalar sonucu dedemler Lefkonuk’taki evlerini terk etmek zorunda kalmış. Lefkonuk’taki Türkler kasabayı terk etmezlerse öldürülmekle tehdit edilmiş ve terk eder etmez evleri yerle bir edilmiş. 

Annem taksiciye “İpsillat, lütfen” dedi. 

Taksici de Türkçe “Tamam, binin arabaya.” diye yanıtladı.

Taksici valizlerimizi Mercedes’inin geniş bagajına yerleştirdi ve havaalanından ayrıldık. İpsillat’a yolculuk çok zevkliydi. Arabanın camları tamamen açıktı ve saçlarımızı dalgalandıran esinti sıcaktı ama bizi az da olsa serinletiyordu. 

Seyahat bizim için güzel olmasının yanı sıra gözlerimizi de açmıştı. Solumuzda varacağımız yere kadar uzanan güzel Girne dağına açılan kurak arazinin bir benzerini daha önce hiç görmemiştik. Daha önce hayatımızda hiç dağ da görmemiştik. Güney Londra’da dağdan eser yoktu. 

Heyecandan karnıma ağrılar girerken Anneme “Are we going to go up the mountains, Mum? (Dağa çıkacak mıyız Anne?)”diye sordum.

“Hayır, ama dedenler dağdan çok da uzakta yaşamıyor.” dedi.

“O zaman dağa yürüyebilir miyiz?”

“Belki. Neden olmasın, ama dikkatli olmalıyız.” dedi ve ekledi “Dağda bir sürü yılan var.”

Yılan mı? Balham’da olmayan bir şey daha! Üçümüzün de gözleri fal taşı gibi açılmıştı, aynı anda “Vay canına!” dedik.

Taksi sola döndü ve yan yana ancak bir buçuk arabanın zorla sığacağı dar bir yola saptı. Karşıdan ne zaman bir araba gelse iki sürücü de yavaşlıyor, arabaları yarısı yola, diğer yarısı yolun dışına gelecek şekilde yerleştiriyor ve güvenli bir şekilde geçmeye çalışıyordu. Londra’nın geniş ve hareketli yollarına alışkın olduğumuzdan buradaki her manevrayı heyecan ve şaşkınlık içinde izliyorduk. 

İpsillat yolu üzerinde birkaç köyden geçtik ve her biri bizi gittiğimiz yere hazırlıyordu. Evler bize inanılmaz derecede eski ve döküntü görünüyordu. Her zaman alışkın olduğumuz vitrinlerden yoksan tuhaf görünüşlü mağazalar, tahta ve hasırdan örülü sandalyelere oturup küçük bardaklardan kahve içen adamların olduğu kafeler gördük. 

Hava bize kavururcasına sıcak gelirken kafelerde oturan, tavla oynayan, bağırarak konuşan, söylediklerini abartılı el ifadeleriyle pekiştiren ve rakipleriyle izleyenlere ciddi bir oyun oynadıklarını kanıtlamak istercesine tavla pullarını çarpan bu adamlar pantolon, uzun kollu gömlek ve ceket giymişti. Neredeyse ıssız sokaklarda gördüğümüz tek tük kadınların üstünde uzun kollular, altında uzun etekler ya da çiçekli elbiseler vardı, saçları ise örtüyle kapalıydı. Gördüklerimiz o zamanın Londra’da moda olan mini etekler, platform ayakkabılar, geniş yakalar ve İspanyol paça pantolonlarından çok farklıydı. 

Her küçük köyü boydan boya arabayla birkaç saniyede geçiyorduk. Köyler arasında geniş, kurak araziler, tarlalar ve bazen de ufukta hiç kıpırdamayan ağaçlar oluyordu. Taksinin ön camından baktığımızda sıcak hava dalgalarının asfalt yol üzerinde parladığını ve dans ettiğini görebiliyorduk. 

İpsillat’a yaklaşmıştık. Köye yaklaştıkça ileride sanki yolu kaparcasına birkaç adamın durduğunu fark ettik. Yakınlaştıkça o adamların gerçekten de yolu tuttuğunu gördük, arabamız Buckingham Sarayının dışında gördüğüm nöbetçi kulübelerini andıran yolun kenarındaki ufak bir kabinin yanında durdu. Bir polis memuru kabinden hızla çıktı ve taksimize yaklaştı. Hiç de hoş olmayan haberler getirdiği her halinden belliydi. 

Üniformalı uzun boylu, geniş omuzlu adam “Köye giremezsiniz, geri dönmelisiniz.” diyordu.

Taksici karşı çıkarak, “Ama yolcularımı bırakmalıyım.” dedi.

Polis arabanın arkasına baktı ve ne olduğunu bir türlü anlamayıp boş boş bakan üçümüzü gördü. Başımıza bunların geleceğinden hiç haberimiz yoktu. Anneme “Nereye gidiyorsunuz?” diye sordu.

“Annemle babamı ziyarete geldim.”

“Kime geldin?”

“Mehmet ve Ayşe Salih. Sorun ne?”

Polis annemin sorusunu yanıtlamayıp “Şoför Rum, neden Rum taksisine bindiniz?” diyerek üstüne soru sordu.

Annem de “Rum olduğunu nereden bilecektim. Akıcı Türkçe konuşuyor.” dedi.

Polis aşağıya inmemizi istedi, yolun kenarına dizildik, adamlar bagajdan valizlerimizi çıkardı. Annem taksiciye parasını verdi ve taksici tek söz etmeden oradan uzaklaştı. Oradan uzaklaşmak için zaten can atıyordu.

Üniformalı adam anneme “Beni tanımadın mı?” dedi. Annem de adamın esmer ve yakışıklı yüzünü inceledi ama tanımamıştı. “Ben kuzenin Erdal. Valizleri burada bırakın ve doğruca eve gidin. Adamlarım sonra valizlerinizi getirir.”

Annem afallamıştı, “Ah, nasılsın, annenler nasıl?” diye sordu. “Kusura bakma tanıyamadım.”

Erdal “Hepsi iyiler, hadi şimdi gidin, sonra konuşuruz.” dedi.

Başımıza ne maceralar ve tehlikelerin geleceğini sessiz sessiz düşünerek yola koyulduk ve çok geçmeden dedemlerin evine vardık. Eve girdiğimizde daha önce hiç yaşamadığımız başka bir şey yaşadık; büyük akrabalarımızı selamlamak. Akrabalarımızın ellerinin üst kısmını öpüp alnımıza koymamız gerektiğini söylediler. Adet böyleymiş, kendinden büyüklere saygı duyduğumuzu bu şekilde gösterirmişiz. Biz bir yandan el öpme merasimine devam ederken nenem diğer yandan bizi gördüğü için mutluluktan havalara uçuyor ve bizi öpüp sıkı sıkı sarmaktan kendini alamıyordu. Nenemiz çok kısa ama şişman bir kadındı, gözlerinin kenarından mutluluk çizgileri uzanan kırış kırış bir yüzü vardı. Ağzında birkaç dişi kaldığından dudakları ağzının içine kaçıyordu ama yüzünde sürekli bir gülümseme vardı. 

Cildi yakıcı güneş altında kalmaktan iyice esmerleşmişti ve dörtte üçünü kenarları küçük yuvarlak dantelle kaplı başörtüsünün kapattığı saçları kınayla boyandığı için turuncu renkteydi. Çoğu Türk kadını gibi o da altın takmayı seviyordu, bileğinde bir sürü altın bilezik vardı. Basit bir kıyafet giymişti; uzun etek, bol bir bluz ve bir çift terlik. 

Evin içini ve dışını incelerken kendimi yüz yıl geriye gitmiş gibi hissettim. Köyün tozlu yollarından eşekleri üzerinde geçen köylüler arkalarında toz bulutları bırakıyordu. Küçük evde ışık yoktu, gündüz vaktinde bile Balham’ın parlak ışıklarına alışkın biri için evin içi çok loştu. Zemin düzensiz bir şekilde betonla kaplıydı ve duvarlar çamurla kamış karışımından yapılmış ve birbiri üzerine yerleştirilip çimentoyla tutturulmuş ve içeriden gelişigüzel bir sıvayla kaplı kerpiç tuğlalardan örülüydü. 

Evde televizyon yoktu, Londralı biz çocuklar şoktaydık, evde elektrikli tek eşya oturma odasındaydı, o da büyük metal tutacağı bezle kaplı bir buzdolabı. Tutacağında neden bez olduğu ile ilgili sorularıma hemen yanıt verildi, buzdolabının kapısını açarken dikkatli olmazsanız elektrik çarpabilirmiş. 

Siyaha boyalı metal çerçeveli ve yaylı tabanlı yataklar da şaşırtıcı bir şekilde oturma odasındaydı. Evin içinde her tarafa nüfuz etmiş aşırı bir rutubet, toz ve naftalin kokusu vardı. 

Yine de bu yeni ortama alışmakta hiç zorluk çekmedik. Darren Buildings’teki o geçici evde yaşamaya başladığımızdan bu yana çok geçmemişti. İçinde ne banyo ne de tuvalet olan iki odalı bir dairede on kişi yaşıyorduk. Oturma odasına koyduğumuz kalay banyosunda yıkanıyorduk ve dışarıdaki tuvaleti apartmandaki diğerleriyle paylaşmak zorundaydık. 

O nedenle İpsillat’taki hayat bizim için değişikti ama bizi o kadar da kötü etkilemedi. Sonuçta tatile gelmiştik ve harika vakit geçirecektik. Neredeyse hiçbir şey neşemizi bozamazdı…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *